19 Temmuz 2012 Perşembe

VENEDİK


*Arzu'nun gözünden*

- Giydin mi maskeni?
- Hayır.
- O halde ne diye geldin bana?
- Seni maskesiz görmek için.
- Ya da maskeli olursan, kendinin neler yapacağından korktuğun için olmasın?
- Kim bilir?
- Bunun yanıtı bana bir kez daha gelmende saklı; yani maskeler zamanı...
- O zamanlar çok kalabalıksın.
- Sence şimdi değil miyim?
- Doğru. O halde ben sana kendi maskemi taktığım zaman geleyim. Nasılsa onun zamanını sadece ben biliyorum. Bu şekilde sen de kalabalıklar içinde maskeni takmak zorunda kalmazsın.
- Hmm bu anlaşmayı sevdim. O halde kendi zamanında bana geldiğinde görüşürüz.
- Görüşürüz...




Venedik'e gitmek için Temmuz ayı tabi ki yanlış bir zaman; biliyoruz biliyoruz... Bizimkisi bile bile ladesti ve gün içinde kaybettiğimiz bu lades oyununu aksam saatlerinde hemen hemen tüm turistler sokaklardan çekilince ve dar sokaklara da girmeye yeltenmedikleri için kazanmış oluyoruz:) Nasıl? Anlatayım:

Como'da huzurlu, sanat dolu, çok ama çok keyifli, dağ ve göle doymuş (aslında doymadık yaaa) bir gün yağmurlu bir gün güneşli 2 gün geçirmenin ardından kendimizi Venedik'teki çılgın kalabalığın içinde bulunca, kim kimin fotoğraf karesinde belli değilken, "Evet, buraya bu ayda gelmek tam bir salaklık" demişken, "Bitse de gitsek" moduna ulaşmışken bil bakalım ne oldu? Venedik için iftar vakti:) Saat 8'e doğru aç kurtlar misali bilumum yemek yenecek yere akın akın giden güruh içinde biz yokuz. Niye? Aç değiliz:) İyi ki değiliz. Sokaklar bizim:))) Tam da güneşin ışık oyunları oynadığı saatler... İşte şimdi Venedik, Venedik oldu.

Harita kullanmadan dolaştık desem? Hiç kaybolmadık desem? Tabelasız sokaklara da daldık desem? San Marco ve Rialto'da herhalde girilmedik yer bırakmadık desem? Labirentteki fareler gibiydik ve bir nevi peynir olan Venedik'i 'kendimizce' yedik desem? Detaylar için Venedik'ten en çok etkilenen Yudum'a sözü bırakıyorum.



*Yudum'un gözünden*

Bazı şehirlere hemen yafta yapıştırılır: Romantik, büyülü, aşıklar şehri, egzotik, baştan çıkarıcı vb. Oyuna gelmeyelim. Venedik hem bunların hepsi hem de daha fazlası. geride bıraktığınız ya da içinizde tuttuğunuz birisi varsa tüm bu sıfatlar Venedik'e yalnız geldiyseniz başınıza iş açabilir. Yüreğinizde kocaman, ağır bir yumruyla dolaşırsınız. Oysa kendiniz yetersiniz Venedik'e.

Daha fazlası ne? Daha fazlası sanki burada yaşamış ve yaşamakta olan herkesin anıları sokaklara, evlere, kaldırımlara, köprülere, suya, ışığa, sese saklanmış. Her sokağın ayrı bir şiiri, her evin ayrı bir hikayesi, her köprünün ayrı bir şarkısı var sanki. 'Sanki' fazla; mutlaka öyledir. Çünkü sen de o şiirin, hikayenin ya da şarkının bir parçasısın. İster hatırla ister hatırlama. Venedik'te sen varsın; hele bir de kalabalık çekilip sessizlik başlayınca daha iyi fark ediyorsun bunu. Bir kere farkedince de fotoğraf çekmek mesela çok saçma geliyor. Ne diye çekeceksin ki; buradasın ya, buradaydın ya hep, aslında...

Yine deklanşöre basıldı; göz gördü, zihin kaydetmek istedi.

Ve tabii tarihin kesintisiz 1.100 yıl boyunca bağımsız bir imparatorluğu ve cumhuriyetinin tam göbeğindesin. Bunca saray, bunca kilise, ihtişam, kudret boşuna değil. Yüzyıllardır her devir muhteşemliğini koruyan bir şehir. Ve artık Venedik'in bir şehirden daha fazlası olduğunu biliyorsun. San Marco meydanında şöyle bir durup bir kaç saniye etrafına bakmak bile yetiyor anlamaya.

Nasıl bir şehir? Deniz seviyesinin 1 metre üzerinde 118 adacıkta kurulmuş,binaları sıkışmış kil tabakasına çakılmış 'milyonlarca' karaçam kazığıyla desteklenmiş, 160 kanal ve yaklaşık 600 köprüden oluşmuş bir şehir. Nasıl? :))

Herkesin 'Labirent'e benzettiği bu şehir benim için 'Anımsayış'ın şehri. Neyi unuttuğumu hatırlamam için hiç durmadan beni çağıran şehir...

Mayıs'ta ya da Ekim'de gitmeli ama. Usulca iz sürmeli. Hem av hem avcı olmalı... Sabırla ve sessizce iz sürmeli.

Vivaldi dinlemeli bir de. Çocukluğumun kahramanlarından Marco Polo'ya selam çakmalı. Sevdiğim deniz fenerlerine kardeş su seviyesi direklerine gülümsemeli. Companile di San Marco'ya çıkmalı (100 m. yüksekliğinde) sonsuza bir nefes bırakmalı. 

Kumun ve ateşin dansını izlemeli Murano Adası'nda. Ya da bırakmalı kendini... Bırakmalı ki şehir kendi büyüsüyle sarsın seni.

Bir şehre aşık olunur mu? Ben oldum.
















16 Temmuz 2012 Pazartesi

COMO



*Arzu'nun gözünden*

Ulaşım: InterRail rotamıza göre Nice'den Como'ya ulaşmak için:
1) Öncelikle Nice'den İtalyan sahil kasabası olan Ventimiglia'ya gelmeliyiz. (Süre: 1,5 saat)
2) Buradan da Milano'ya gitmeliyiz. (Süre: 4 saat)
3) Sonra Milano'dan Monza trenine geçmeliyiz. (Tren istasyonundaki görevlinin bize söylediği bu.) (Süre: 15 dakika)
4) Son olarak da Monza'dan Como'ya ;) (Süre: 35 dakika)

InterRail yapmakta ısrarcı olup da akıllanmayan insanlar kim? Biziz. Evet. Ne olmuş?:)

Başlayalım bakalım yaşadiklarimizi paylaşmaya: Uyuyan Nice'den sabah 06:55'te Ventimiglia'ya doğru yola çıkıyoruz. Ventimiglia'da Milan trenine saat 08:58'de biniyoruz. Dakik İtalyan demiryolları geçen sene olduğu gibi bir kez daha bizi bizden alıyor:) 4 saatlik bir yolculuk var önümüzde. Burada bir dip not geçelim: Bu sefer tren için rezervasyon yaptığımızdan oturarak gidiyoruz. Nerede yaptırdık? Taaa Brugge'de;) Rezervasyon yaptırmayı unutma sevgili gezgin...

Milano'da 1 saat Monza'ya kalkacak treni bekliyoruz. 14:20'de 15dk sürecek olan yolculuk yeniden başlıyor. Bitti mi? Bitmediiii... Buradan da 14:55'te Como'ya hareket ediyoruz. 35 dakika sonra ise Como'dayız. Sabah 06:58'de başlayan yolculuğumuz nihayet sona eriyor. Peki bunca yorgunluğa değdi mi? Değdiğini okuduğun zaman, fotoğraflardan ama en önemlisi sen de buraya geldiğinde anlayacaksın.

Como tren istasyonundan 10 dakikalık bir yürüme mesafesindeki hostelimize varıyoruz. 2012 Trip Advisor "Excellence" sertifika sahibi ve gerçekten hem konumu, hem temizliği hem de muazzam yardımsever çalışanlarıyla şu ana kadar kaldıklarımız arasında en rahat ettiğimiz yer diyebilirim. İsmini de vereyim tam olsun: "In Riva al Lago". Normalde planımıza göre 1 gece kalacaktık, ama Como bizi bizden alıyor ve 1 gece daha kalmaya karar verip dibine kadar geldiğimiz Verona'yi kelimenin tam anlamıyla "yiyoruz". Artık Verona bir sonraki sefere... 

2 gece kalış için (günlüğü kisi basi 5€ kahvaltı ), 2 kişi toplam 125€ ödüyoruz. İlk gecenin rezervasyonunu 2 ay önceden Hostelworld üzerinden yapmıştık. İkinci gece için tek oda kalmış; o da bize kısmetmiş. Evren iş başında ;)))

Peki neler var Como'da? Kelimelerle anlatmamın zor olacağı bir güzellik, hava, ortam, konum, doğa desem? Yeter mi? Yetmezzz. O yüzden kendin gelip görmelisin ey gezgin:))) Bolca fotoğraf koyuyoruz; merak etme;)



  



1. Gün:
Yağmurlu hava karşılıyor bizi. Hava serin mi serin. Ama muhteşem bir göl ve dağ birlikteliği var burada. George Lucas amcam, -yanlış hatırlamıyorsam- "Naboo", "Tozeur" ve "Matmata" yi yaratırken buradan esinlenmiş ve ne kadar da haklıymış. Star Wars (Episode IV) çekimlerinin bir kısmı için de boş yere burayı seçmemiş. Ah caaanim Karadeniz; yok edilen güzellikler; Uzungöl, Karagöl:/




Şimşekler çakıyor, gök delinmiş sanki... Engel mi bize? HAYIR:) Haritamız elimizde. Çok kısa bir zaman sonra ise kendisine gerek bile kalmıyor. Dalıyoruz sokaklara. Yağmur, şemsiyemiz, kahkahamız yanımızda:))) Yeni bir yeri keşfetmenin mutluluğu... Hemingway vari betimlemeler yapabilecek gücüm olsa keşke şu an! O sarılar, o taş ve mermer yapılar; o pencere önüne aşık rengarenk çiçekler; detaylardaki incelik; dantel gibi işlenmiş göl kenarındaki, dağ yamaçlarındaki huzura bulanmış evler... Duyduğumda keyiflendiğim melodik İtalyanca; şen İtalyanca, şakıyan İtalyanca, heyecanlı İtalyanca:)

Como'nun tarihinde ipek ve tekstil ticareti olması her alanı zenginliğe boğmuş. Tabi bir de Romalılara dayanan kökenleri var. Zarafet ve zenginlik kendisini öyle bir tamamlıyor ki burada, kesinlikle sana batmıyor; o kadar olağan geliyor. Nice ve Cannes'daki -nasıl desem- diz boyu "görgüsüzlük" Como'da yok.




Tekne turu yapmaya karar veriyoruz. Ey gezgin, buraya gelirsen kesinlikle yapmalısın. Pişman olmayacaksın. 1,5 saat süren yolculuğumuzda Evren bize jest yapıyor ve yağmur anında duruyor. Kararmış bulutların ardında berrak maviler, haşarı çocuklar gibi başlarını çıkarıp ışık saçıyorlar. Üşüyoruz; ama ne gam ne keder var... Kıyıya yaklaşınca yağmur yeniden başlıyor. Güzel bir cafede kahvemizi içerken burada olmanın tadını çıkarıyoruz. Yağmur dindiğinde kararımızı çoktan veriyoruz: 1 gece daha buradayız. Bu kararı kutlamak için Evren yine iş başında: Bir sokakta konser var. Buyurun operaya:) 2 saat oturup mest olmuş insan modelleri olarak varlığımızı aryalar diyarında sürdürüyoruz:) Engin denizlere aışık ama buraya o an demir atmaya hazır bir kaptan gibiyim:)




Konser bitiminde sokakları dolaşmaya devam... Saat 22:00 civarı bir başka meydandan yine müzik sesi geliyor. Bu sefer İtalyanca Rock:) Herkes sokaklarda; biz de;) "24-hour-party people mode on" kıvamına gelinmiş; biz de;) Bu müzik ziyafeti de ne peki? Como Müzik Festivali'ne denk gelmişiz. Bak şu işe;) Neyse, konser bitiyor. "Uyku kardeşim ver elini..."

2. Gün:
İlk hedef fünikülerle dağa çıkmak; gidiş-dönüş kişi başı 5,10€. Ey gezgin, yapacakların arasına bunu da ekle derim:) Yukarıda bir çok tabela ve yol tarifi var. Bizim hedefimiz tekne turundayken gördüğümüz ve fünikülerden indikten sonra 1,5 km kadar yukarı doğru tırmanarak ulaşılan deniz feneri... Yapar miyiz? YAPARIZ:) Detaylar için bkz. "Yudum'un gözünden" :)


*Yudum'un gözünden*

Romalıların bıraktıkları en büyük miras şehircilik ve estetik anlayışı bence. Binlerce yıldır tüm depremlere,fırtınalara vb. rağmen ayakta kalan evler, saraylar, köprüler, yollar. Sırf dayanıklı olsun diye yapılmış değiller, çok zarifler, şıklar. Bu zarafet ve şıklık insanlarda var. Hep örnek verilen ' adamlar yaya geçidinde durup yayaya yol veriyorlar kardeşim, kornaya da zırt pırt basmıyorlar 'ı geçtim. İnsanlar kibar, zarif, yardımsever ve şıklar (hele İtalyan erkekleri) ve bir de İtalyan neşesi diye bir şey var ki seni de sarıp sarmalıyor. İşte Como halkının kökeninin Romalı olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmamam bu yüzden.

Şöyle bakalım: Como, İtalya'nın kuzeyinde Alplere yakın 51 km. uzunluğunda küçücük bir buzul göl aslında. Kıyılarda ve dağların eteklerinde irili ufaklı bir çok yerleşim var. Her bir yerleşim yeri birer şehircilik ve mimarlık dersi gibi aslında. Sağlam, estetik, coğrafi yapıya göre yapılmış binalar ve mutlaka ama mutlaka meydanlar. Taş ve ahşap panjur birlikteliğine eşlik eden rengarenk çiçekler balkonlarda, pencere önlerinde. (4 yıl önce yaptığımız Karadeniz turu geldi aklıma. Uzungöl 'ü gördüğümde yaşadığım hayal kırılığı  Şimdiyse HES le (hidroelektrik santraller) birlikte yok edilmeye çalışılan muhteşem doğal güzelliklerimiz. Neyse. 1824'te yaptıkları bir füniküler var ki 900 metre yukarı çıkıyorsun,manzara muhteşem :)






İşte adamlar yememiş içmemiş güzel evler, güzel sokaklar, güzel meydanlar yapmışlar. Tabii bir de çok eskilerden gelen bir zenginlik var zira Como'da ipek ve tekstil ticareti önemli bir zenginlik aracı. Vakti zamanında göl kenarındaki villalarda kimlerin kaldığını falan öğrenince; krallar kraliçeler artistler... Filmlerde gördüğüm balolar, düğünler, davetler canlanıyor gözümde. Günümüzde de farklı değil aslında: Dün Como Müzik Festivalinin son konserine giden, son model arabalardan inen son derece şık insanlar mesela. Ne bileyim, sonuçta Como doğal güzelliğin yanı sıra insana yaşam alanı açan güzel bir yer. Kalınır mı ? Kalınır. Yaşanılır mı? Yaşanılır.

Hem sağanak yağmurlu hem de günlük güneşlik halini görmek iyi oldu. Üstelik Como merkezde olmasa bile göle girmek için bir sürü güzel plaj olduğunu da öğrendik;) Bir sonraki sefere...



Dostlar bilir, deniz fenerlerini çok severim. Ufak çaplı deniz feneri koleksiyonum da var gibi... Geldiğimiz ilk gün sağanak durur durmaz yaptığımız tekne turunda tepede bir deniz feneri görmüştüm. İşte biraz önce bahsettiğim fünikülerle yukarı, Bruneta bölgesine gittiğimiz zaman gördüğümüz bir tabela: FARO VOLTA ( Volta Deniz feneri).

1,43 km. :))

- Yürüyelim mi?
- Yürüyelim kardeşim.








 

     













    

Yaklaşık 1,5 km... Ağrıyan bacağıma rağmen orman yeşili, ara ara el emeği döşenmiş taş basamaklar, kuş sesleri, ruhumun sessizliği, kısa molalar, acaba vaz mı geçsek dediğim anlarda Arzu'nun inadı; soyadı gibi;) Yürüyoruz. Değecek, biliyorum.

Fenerin kapısı görününce takatim olsa koşardım. Sakin. Sakin. Az kaldı.

Herhalde içine girilmiyordur dediğim anda kapıda 1€ yazısı ! 
Sağolasın Como Tanrısı:)))

Tepedeki manzara tarif edilemez, ancak Allahtan bir sürü fotoğraf var. Ama benim ne hissettiğim?

Bahtiyarım sadece.

Como Tanrısı bizi seviyor bu arada:

• Ara sokakların birinde Arzu dedi ki: "Keşke klasik müzik çalsa..." Peşi sıra Ave Maria'yi mırıldanmaya başladı. 2 dakika geçmedi, arya sesi duyduk. "Nasıl ya?" diye diye bir baktık ki konser var. Bol bol arya dinledik:))

• Yemek bitmiş, kırmızı şaraptan birkaç yudum kalmış. Yudum der ki: 
- "Arzu, Arzu hiç tiramisu yemedik!!! 

Arzu der ki: 
- "Bir günümüz daha var, yeriz." 

Tam o an garson gelir der ki: 
-"En güzel tiramisu bizde. Denemek ister misiniz?"
Denedik, güzeldi ;)

• George Clooney telgraf çekti, film çekimi yüzünden gelememiş. Çok üzülmüş. Bir dahaki sefere ağırlayacakmış bizi ya da sadece beni ;)












14 Temmuz 2012 Cumartesi

CANNES


Arzu'nun benzetmesi: 
Akçay burası:)

Fransa'nın Côte d'Azur bölgesinde bulunan Cannes'da, 2 upuzun cadde boyunca sıralanmış ultra lüks mağazaların yerine koy dönercileri, büfeleri, ne bileyim çay bahçelerini, al sana Akçay:)

Hem Akçay'ın da festivali var ne olmuş???

Şaka bir yana yorucu ve dumur edici Monaco-Monte Carlo gezimiz sonrası Nice'e dönmek yerine gelmişken bir de Cannes'ı görelim dedik. Hani mesafe az, zamanımız da var.

Saat 18:30 civarı Cannes'a varıyoruz. Bir yere ilk adım attığında fiziki durumun çok önemli. Yorgunluğu geçtim, ama AÇIZ! Algımız doğrudan yemeğe odaklandığından hem ucuzluk, hem tuvalet hem de Wi-fi açısından en mantıklısı McDonalds. Utanç verici ama ilk kez yurt dışında yemek için giriyoruz. Bir de bulabilsek? Bulduk canım, yarım saat aradık sadece:)

























Bu saatte gördüğümüz mağazaların isimleri, vitrinleri ayrı bir blog gerektiriyor. Yemek, İnternet faslından sonra ayıp olmasın biraz fotoğraf çekelim diyoruz. Aaa bir de ne görelim
, bir grup insanı kırmızı halıda çeken başka bir grup insan: Turistler ;)



Cannes Film Festival'inin yapıldığı binanın önündeyiz. Hayal kırıklığı: onca güzelim filme ev sahipliği yapan binanın estetik olmasını beklerdim. İster istemez Emek Sineması geldi gözlerimin önüne. Bilmem anlatabildim mi?

Saat 20:30 olmuş, biraz daha gezinip, fotoğraf çekip dönelim diyoruz vakitlice. O da ne? İnsanlar çekilmiş sokaklardan! Ne oluyo laaann!!! Walking Dead durumu, aha işte şimdi köşeden bir zombi fırlayacak korkusu:))

21:12 trenine biniyoruz. Yarım saat sonra oteldeyiz, bavulumuzu toplar, duşumuzu alır, Bordeaux şarabımızı içer, vakitlice uyuruz diye konuşuyoruz trende. Tabii, oldu canım... Tam 3,5 saat sürüyor yolculuk!!! Niye? Hala nedenini bilmiyoruz. Gerçi trenin kondüktörü de bilmiyordu ya. Nice'e 3 durak kala tren durdu. Kırmızı ışık yanmış. Bir Fransız yolcuya gecikmenin nedenini sorunca "It's France!" dedi, o kadar. Evet Iit's France, baby!" deyip içimden bir sürü iyi dilek yolluyorum SNCF'ye (Fransa'nın resmi tren işletmesi).

Şarap yalan oldu :(((


(Yudum)


MONACO - MONTE CARLO



*Arzu'nun gözünden:*

Nice'den sabah saatlerinde trene binip yaklaşık 20 dakikada Côte d'Azur bölgesinde bulunan Monaco'dayiz. "Yaklaşık," olarak diyorum, çünkü Fransız demiryolları saat konusunda tamamen fiyasko. Hollanda, Belçika ve İtalya ile kıyaslandığında Fransa'nın dakiklik kavramı kocaman bir sıfır... Bunun yanında İstanbul'un metrobüsünü aratmayacak kadar dolu. Oldukça da pis. Sonuçta hınca hınç dolu bir trende, üst üste bir şekilde Monaco'ya doğru yol alıyoruz.

Dağın altına kazınmış bir istasyonda iniyoruz: 
Monaco'dayiz... 

İstasyondan çıkınca dakika 1 gol 1: Muazzam bir yat limanı karşılıyor bizi. Zenginliğin dibine mi vurmuşlar ne? Paralel bir evren var da onlara mı çalışıyor ne?

İç sesim: "Sen buna kısaca zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış hesabı desene?"

Yok öyle bir şey... Çenem yorulmaz benim.

Paralel evrene hosgeldiniz!!
Evler desen ev degil (!)
Yatlar desen yat degil (!)
Arabalar desen ne çoğunlukla ne Porsche ne Ferrari (!)
Arabalardan inenler ise bu dünyadan hiç değil (!)

Yudum'un iç sesi: "Ama deniz bildiğimiz Akdeniz."

Bolca turist, bolca fotoğraf makinesi, bolca insan... Birileri yaşarken, birileri -biz de dahil- sadece seyirci olarak oradayız. İnsan kalabalığı olarak oraya ait değiliz; oralı değiliz. Bizi kendi içine almayan bir yer burası. Onlar bize yabancı, biz onlara. Arada araf bile yok.

Arzu'nun iç sesi: "Ne bekliyordun? Kırmızı halı mı? 'Ooooo Arzu ve Yudum Hanımlar da buradalarmış' demesini mi?"

Yahu bi sus...



Başka bir gezegendeyiz sanki. O kadar başka. "No limit" filminde olduğu gibi bir kafa mı yaşıyorlar acaba bu insanlar? Allah daha çok versin, gözümüz yok ama işte anlamakta da zorluk çekiyoruz galiba. Dünyanın hali ortadayken, buralar gerçekten başka bir kafanın yaşandığı yerler. Ama bizim gibilere -ki çoğunluğu oluşturuyoruz aslında bu dünyada- giriş izni yok sanki.

Arzu'nun iç sesi: "Bakalım mutlular mı?":)

Yahu dalga geçme bee... 

Dış ses: "Çok malda, çok haram vardır."

İşte şimdi oldu. Sen de geldin tam oldu...

Neyse, sonuçta gezdik-gördük-fotoğrafladık... Tarihini, geçmişini bilmemiz başka bir şey, ama sonuçta bize kalan özellikle "Yok artık bee!" hissiyatı.




*Yudum'un gözünden devam edelim:*

Monaco'yu biz Prenses Stephanie'nin yaramazlıklarıyla tanımıştık ilk. Kendisinin adını otobüs durağı adı olarak gördük:) Bir de meşhur Monaco Grand Prix'i var ki bizim ilgi alanımız olmasa da 'iyi' bir şey olsa gerek:))

Arzu'nun iç sesi: "Yapıldığı yer muhteşem."


Gelelim Monte Carlo'ya...Grand Casino'ya girince sağlı sollu kroşeler yiyorsun. Bu nasıl bir şatafat, nasıl bastan çıkarıcı! Çıktık mı baştan? Tabii ki hayır! Salonun giriş katını turistlere ayırmışlar. Zaten fotoğraf çekmek yasak. Ama dijital çağ başlamış. 

Filmlerde gördüğümüz o güzelim kollu slot makineler gitmiş, anlamsız konsol oyunları gibi bir şeyler gelmiş. Krupiyeler de artık kağıtları artistik karmıyorlar; makineler yapıyor o işi.

Son noktayı koyan ve "Hadi artık gidelim" dedirten olay: Murat 134'ünden (bir Porshe modeli) inen ve Casino'nun kapısında karşılanan 'canlı' oldu. Canlı diyorum zira o insansa ben neyim !!!:))))

Yudum'un iç sesi: "Monaco beni bozdu galiba."

Dış ses: "Eee bu sefer hiç tarihinden falan bahsetmediniz?"

Yok, bu sefer biraz da sen aç, bak, oku, öğren...




NICE



Toulouse'dan gece treniyle 8 saat sonunda üstümüzde polarlarla Côte d'Azur bölgesindeki Nice'e varıyoruz. Tren istasyonunda onlarca insanı şort-sandalet-askılı tişört üçlüsüyle görmek bizim gibi 10 gündür güneşe hasret kalanlar için şaşkınlık ve neşe kaynağı oldu. Otele bavulları bıraktıktan sonra kendimizi nerede buluyoruz? Çamaşırhanede:) Kirli çamaşırları fazla dökmeden devam edelim. 

İlk hedef süpermarket ta ta ta ta!!! Monoprix. Süper süpermarket. Sularımızı alıp başlıyoruz keşfe. İlk hedef Akdeniz! Jean Medecin Bulvarı boyunca yürüyoruz. Burası mağazaların yoğunlukta olduğu bir bulvar. Sabah 9:50 civarı H&M in açılmasını bekleyen kadınları görmek ilginçti doğrusu. Kadınlar :)


Bulvar üstünde bulunan Basilica Notre Dame'ı hem gece hem de gündüz görmek lazım. Gerçi önünde fazla takılmamak iyi olur zira evsizler ve serseriler genelde burada...

Fıttırı fıttırı denize doğru giderken Massena Meydanında bakiyoruz ki sahne kurulmuş, NiceJazz festivali varmış, bugün de son günüymüş meğer...

Artık rüzgar ve deniz çağırıyor bizi. Opera Binasının önünden şaşkınlıkla denize bakıyoruz. Çok değişik bir mavi... Kıyı boyunca bir çok plaj var. Bazıları özel bazıları halk plajı. Opera Plaj'ina giriş 14€. Yanında halk plajı ücretsiz ama kum yok, taşların üstüne yatıyorsun:( Zaten bizim önceliğimiz eski şehri gezmek... Ara sokaklardan Palace de Justice'in önüne geliyoruz. Yine panjurlu rengarenk taş evler, güzelim cafeler, insanlar... Palace de Justice'in tam karşısında Rus Kilisesi var. Kendisi Rusya sınırları dışındaki en büyük Rus Kilisesiymiş...


Krepler, wafflelar, dondurma kokuları arasında Nice'in ilk kurulduğu bölgeye Kaleye (Park de la Colline du Chateau ) 200 küsür basamakla çıkıyoruz. Haliyle yoruluyoruz ama Nice'i ve Akdeniz'i tepeden izlemek için değer... Burada kazı yapan arkeologlar var...Nice'e ilk Keltler gelmiş. Adının da zafer tanrısı Nike den geldiği söyleniyor...

Kalabalığına, geniş caddelerine rağmen tüm Fransa'da olduğu gibi burada da bir tür yemek krizi yasıyoruz. Çorba yok! Sulu yemek hiç yok!!! Bir Türk restaurantı işleten İzmir'li abimizin dediği gibi 'Adamlar yemek yemeyi bilmiyor.'

Bence Nice tam bir pazarlama harikası. Eski şehir bölgesi ve kale dışında pek bir şey yok. Deniz, güneş, kumsal. Bir de Nice'in dışında çok güzel kumsallar var; trenle geçerken gördük. Kibar insanlar, biraz şantiyeye dönmüş olsa da temiz sokaklar ve mis gibi hava var...

Bordeaux'da olduğu gibi Nice'de de hostel yerine otelde kalıyoruz. Hostel ve otel fiyatları kafa kafayaydı; benzer pahalılıkta. 2 gece kişi başı 70€ ki Nice kaldığımız en pahalı yer. Otelimiz gara yakın, temiz, odadan da Wi-fi çekiyor. 

Nereler görülür ki diyenlere:
• Vieux Nice (eski Şehir bölgesi )
• Colline du Château ( Kale)
. Cathedral Sainte-uReparate
• Theatre Municipal de L'Opera
• Palais Rusca
• Palais de Justice
• Basilique Notre Dame

Dip Not: Côte d'Azur bölgesindeki Cannes, Nice, Monaco ve Monte Carlo'ya bahar da gelmeli... Evet.

-Yudum-