12 Aralık 2015 Cumartesi

KAHVE MUHABBETLERİ 26: SAHİ KAÇ YAŞINDASIN?



Sözcükler büyülüdür biliyorsun. Bu da sözcüklerle örülü bir hediye. Okumasını bilene. Hadi başlayalım:

Sahi kaç yaşındasın? İnsanların seni dış görünüşüne göre değerlendirdiği yaşta mısın? Annenin, babanın, kardeşinin, sevgilinin, müşterinin, köpeğinin seni gördüğü farklı yaşlarda mısın? Söyle sence yaşın kaç? Bir an gelip yapamadığın, söyleyemediğin, harekete geçemediğin zamanlar kadar yaşlı mısın? Yoksa atik davranıp, cesaretle bir adım attığın o güzelim kadim ruhun yaşında mısın? Taze çimen gibi mi kokuyor yeni yaşın? Ferah mısın? Başkasına dal, kendine budak mısın? İncelikleri öğrendiğin yaşta mısın? Yoksa unutkanlığa sığındığın çiğ zamanlarda mısın? Yaşadığın zaman dilimi kadar değil de o zamanı anlamlı kıldığın kadar mısın? Yüzyıllar öncesine ait bir sevgilinin gizli mührünü taşıyor mu yaşın? Yoksa şu an yaşadığın gerçeklik içinde o mührü sildin mi? İzi kalmıştır bir yerlerde; farkında mısın? İmkansız bir aşkın ne demek olduğunu etinde, kemiğinde, ruhunda hissettiğin ve sonunda bir şey yap(a)mayıp ''Hayat'' dediğin o vazgeçiş anında mısın? Söyle sence kaç yaşındasın? 

Sana hayat üzerine anlamlı, anlamsız sorular sorulabilir. (Sorayım mı?) Sana bir cehennem tasviri de yapılabilir. (Yo hayır yapmayım.) Sana yıldızlarla dolu bir geceye davet de gelebilir. (Bir gün?) Oysa hepsini yapmaya güç bulunur belki. Bunları gerçekleştirmek istediğin mi yoksa "Ben fanusumda böyle iyiyim" dediğin yaşta mısın?

Kendi mahzenine inmeyeli ne kadar zaman oldu? Spiral merdivenler ne güzel oysa. Yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla çevrili bak burada bahçe. Ah mavi camdan bir kubbe de yapılabilir göğüne. (Olur? Olmaz? Olmadı? Olamadı? Olabilir?) Oysa spiral merdivenler ne güzel. Daha da aşağı in. Biraz daha derine. Oraya inebildiğin, sonra oradan çıkacak gücü bulabildiğin kadarsın. Kendine bir gök kubbe inşa edebilecek inanca sahip olduğun kadarsın. Aşkın gücüyle sevdiğine dal gibi eğilebildiğin, aşkın gücüyle onun yelkenine üfleyip birlikte yol alabildiğin kadarsın. 

Olmayan bir zamanda sıkışıp kaldı mı yaşın? Kendi kendinin kurtarıcısı olabildin mi? Gerçek ol(a)mayan bir zamanın, olmayan sedef kaplı merdivenlerinden, olmayan bir kişi olarak çıktın mı? O çıktığın kişinin yaşına girdin mi? Elindeki anahtarı kullandın mı? O kapıyı sonuna kadar açtın mı? Sahi kaç yaşındasın?

Benim için sen hep o kadim zamanlarda seni tanıdığım ama galiba senin hiç hatırlamadığın tam da olman gereken o  sonsuz yaştasın.   

Sevgiyle...     

https://www.youtube.com/watch?v=r7FJ9_LdBSA                                                                                                                           
                                                                                                                         

(Arzu)

2 Aralık 2015 Çarşamba

KAHVE MUHABBETLERİ 25: KISA ve ACI OLSUN İSTEDİM


bir şehrin bir semtine, mekanına, sokağına, cafesine sürekli gidiyorum. gittiğim yeni ülkelerde, şehirlerde hep yeni şeyler denerken, bir an geliyor o yere tekrar gittiysem hep aynı yemeği, kahveyi, tatlıyı ısmarlıyorum. aynada gözlerime bakıyorum. gözlerimde yeşil hareler var. hatırlıyor musun? yo hayır hatırlamanı değil hiç unutmamanı istiyorum. bazen devamlı bir filmin aynı sahnesini izliyorum. o sahneyi durdurup tekrar tekrar başa sarıyorum. bazen iflah olmaz bir şekilde geçmişte yaşıyorum. ah ben niye kendimi sana hep o geçmişte yakın buluyorum? boynumun kokusunu hep hatırla hep hatırla hep hatırla yo hayır aslında hiç unutma istiyorum. o şarabı, masayı, o anki hisleri hep hatırla istiyorum. uçaktaki oksijen maskeleri gibi en zor anında o anılar kucağına düşsün istiyorum. ben dönüp dolaşıp niye hep sana geliyorum? oysa bilirim sen geçmişte yaşamazsın. geçmişi silip devam edebilen o şanslılardansın. oysa o geçmiş bir an gelip kalbine takılsın ve şimdin olsun istiyorum. 

saçlarım kısa, 
saçlarım uzun, 
ah ben kesemedim kara saçlarımı sevgili Gülten Akın. 

öyle bir an gelsin ki saç diplerimi kokla istiyorum. o kokuyla uyuyup uyanmanı istiyorum. 'Dünyanın bütün sabahları'nda yanımda kal istiyorum. her gün her gün her gün şarap içtiğimiz o yerde, o masada bana baktığın gibi bak istiyorum. ah ben ben ben ben... artık hiçbir şey istemiyorum. 


dedi arzu'ya...


(Arzu)

19 Kasım 2015 Perşembe

GÜMÜŞLÜK



Derin bir nefes al. Başlıyorum.


Bir klişenin içinde oturup penceremi kadraj yapmış da dışarıdaki aynı görüntüye bakar gibiyim. Her gün. Sabahın 6'sında Gümüşlük sahilde denizi izliyorum. Her gün. Sessizliği bozan üç yaşlı teyze denizde pür neşe sesli sesli sohbet ediyorlar. Her gün. Sabahın 6'sındaki neşeleri. ''Yaşlılık böyle bir şeyse korkmama gerek yok sanırım,'' diyorum içimden her gün.
(İç Ses: Tabi ki böyle bir şey değil. Kork. Her gün.) 

Hiç dinlemedin aslında o şarkıyı di mi? Nereden bileceksin ki sormazsan? Bak sahilden geliyor sesi. Oysa çalmıyor diyor etrafımdakiler. Ben duyuyorum. 
(İç Ses: Sanki artık tüm şarkıları tek başına dinliyor gibisin. Farkında mısın? Hani farketsen hiç de fena olmaz. Farketmelisin. Ben söyleyince farkettin mi? Hayır mı? Eh bir gün gelir farkedersin. Oysa senden ne güzel bir opus olurdu.) 




Bir mektup heyecanı gibi bir şey. Gün be gün posta kutusuna bakmanın o gülümseten sancısı. Sahi mektuplar ne güzeldi(r) değil mi? Sen bilirsin mektup tadında olmak ne demek. Ne lezizdir, ne kadar bu dünyadan değildir. Oysa bir şeyler yanlış, bir şeyler eksik gibi. Sabahın 6'sında sahil ne güzel Gümüşlük'te. Yeni bir mektup yazabilirdim. Yazmadım. Oysa çoook eski zamanlardan sana gönderilmiş bir mektup da olabilirdim. Saklanılası. Olmadım. Hayat. 

Yazdığım romanın sayfalarının birinde sıkışıp kaldım da yeni farkediyorum (sanki). Gerçek olamayacak kadar güzel dediklerinden hani. İşte oradayım. Sözcüklere sığdırmaya çalıştığım hayaller ötesinden seslendiğimde yok yok yok tık yok. Kitabın kapağını aç. İyi niyetlisindir belki de. Düşüncelerin de öyledir eminim. Yok olmuyor değil mi? Bazen insanın nefesi bir yere kadar yetiyor karşısındakinin aşkı karşısında; tutkusuna erişemeyeceğini bilmek ne acı vericidir. Fazla mı gelir? Yazdığım sayfalarda kaldı bir yanım; gerçeklik içindeki benle bir yere kadar bağdaşıyorum. Kendi kendimin kıymığı şeklinde evrildim sanki yanlış bir yerlerde. Simit gibi kendi içime kıvrılıyorum. Kapağı aç. Bak Gümüşlük sabahın 6'sında ne güzel. Bir camın kenarına oturmuşum gibi izliyorum. Filmimi tam o yerden koparmak istiyorum.




"Madem ülkeyi bırakamıyoruz bari şehri bırakıp gideyim; yerleşeyim bir Ege kasabasına" derdindesindir di mi sen de ara ara? Yok ki o Ege kıyısında yaşayan bir ana-baba-sevgili-kardeş-dost; şöyle bir güzel klan kuralım? Olsun yine de gidilecek, taşınılacak, sıfırdan olmasa da belki 3'ten başlanacak. Yel değirmenlerini taparcasına seven ben, ilk tercihimi Bodrum civarından yana kullanmıştım zamanında. Hatta hayalim içinde en üst sınır olarak bir yel değirmeni almış, içini güzelce döşemiş, ufak bir kütüphane de ekleyivermiştim. Gündüz kahvemi yudumlarken, gece de kırmızı şarabım, elimde kitap, dizlerimin dibinde kedim, deniz kokusunu soluyarak başka bir kitap yazacaktım yazacaktım da işler bazen (çoğu zaman?) o şekilde gitmiyor. 
(İç Ses: Çok klişe oldu be güzelim! Herkes gitme derdinde. Yok sıkılmışmış, yok ona daral gelmiş, yok artık buralar ona darmış, yok değirmenmiş, yok kasabaymış, yok kediymiş. Hem değirmeni hangi parayla alacaktın? Ne kadar pahalı haberin var mı? Seni gidi hayalci seniiiii.)

Gümüş boyalarımı sürüp de geldim Gümüşlük'e. Savaş boyası değil inan. Gümüşten tacım, kınında kılıcım. Zaten bir kendime keskin, diğer herkese tahtadan kılıcım.
(İç Ses: N'oldu ya birdenbire? Ne tacı, ne kılıcı? Oldu olacak yaz sıcağında bir de kadife elbise ekle? Sana diyorum...)

Ufacık sahili. Bir sabah bu sahili cebine koyup çekip gidebilirsin aslında. Bir daha kimse bozamaz burayı gibi geliyor. İnsan bazı şeyler, basılmamış kar örtüsü gibi kalsın istiyor. İnsanlar da öyle kalsa. Bir zamanlar onları deli gibi sevdiğimiz halleriyle... 
(İç Ses: Ya da seni deli gibi sevdikleri halleriyle...)






Romanımın içinden bir şarap şişesi çekip alıyorum. Nasıl olduysa geceden üzerine basılmamış ufak bir kumluk alan bulup bırakıyorum; içilememiş o şarap niyetine. Sonra benden en güzel parçayı kıyıdaki beyaz bir ağacın dibine gömüyorum. Bakmıyorum geriye. Sabahın 6'sında denize giren yaşlılar görmüyor beni. Sen o parçayı bulursun aslında biliyorum. Yo hayır bilmiyorum.
(İç Ses: Kızım deli köpekler var orada. Gömmeyeydin iyiydi. Eşelerler şimdi.)

Sabahları, gecenin arta kalan tüm çöpü masalarda, yerlerde. Yaşanmışlığın simgeleri olduklarından gülümsemeyle bakıyorum masada dibine ışık veren muma, yarım kalmış rakıya. Her sabah gördüğüm şişe toplayan amcaya selam verip, içimden ''benim bıraktığım şişeye dokunma'' diyorum. Artık çoğu şey gibi içimden söylüyorum. Sahi hangi vakit ben bu kadar sessizleştim? Bak işte bunu bilmiyorum.
(İç Ses: Vay şerrefsizzzler! Balık masasından rakı bitmeden kalkılır  mı? Olacak iş mi? Pardon, sessizlik diyordun, ben şeyde rakıda balıkta falan kaldım. Pardon pardon.)




Havası mis, denizi eh işte... Küçük Cihangir modelinde, farklı görünmeye çalışıp birbirinin bu kadar benzeri takılan insanlarla dolu olmasına aldırış etmeden sessiz sabahlarımın keyfini çıkarıyorum. Kitabın kapağını istersen açarsın bilirim. Bilir miyim? 
Diyorsun ki ''Çooook zaman geçti.'' 
Diyorum ''Araya hayat girdi.'' 

Seneye yine gelir miyim? Gelirim. Gelip o şarabı bıraktığım yerden çıkarıp elbet içerim. 


(Arzu)

19 Temmuz 2015 Pazar

KAHVE MUHABBETLERİ 24: MUMU ÜFLE



Anlat. 

Gözlerini kaçırmadan ona baktığın, seninle konuşurken tam da ruhuna dokunduğu o kadim zamanları hatırla ve anlat. Koşumları gümüşten o atlar vardı hani. Yunan yontularındakine benzer erkekler, kadınlar. Baş döndürücü şarap. Her şey yarı gerçek yarı hayal. Cilt cilt yazmalar, kutsal metinlerde belirtilen mermerden yapılmış yaseminlerle çevrili kırık dökük mezarlar. Tılsımlı zamanların güzelliğini bildiğin için, içinden geçenleri anlatırken senin gözlerinin içine bakmayan insanlardan uzun zamandır nasıl buz gibi soğuduğunu anlat. Sözcükler, gerçek düşüncenin dışa vurumu haline geldiğinde nasıl da kabalıkla kolkola   girip, 'şaka' maskesi ardına gizlenmeye çalışıyor. Bu bir nezaketsizlik, bu bir hoyratlık, bu bir vazgeçiş. Bu bir susma hali.  Sessizlik. Bitiş. Oysa sözcükler büyülüdür. 

(İç Ses: En son ne zaman, kime derinden bakıp güzel bir söz söyledin?)

Anlatınca çoğalıyor insan. Kendi içindeki yolculuk karşındakinde virgülleniyor. Dinlenince aşk oluyor. Dinleyince meşke geçiyor.  Oysa iki kişi dip dibe de otursa bir bakış, bir sözle yankısını arıyor. Varlığına bir kanıt, orada olduğuna dair bir güvence bekliyor kimi zaman. Çünkü dünya çok büyük ve susarak geçirilmiş bir geçmiş var geride. Bak, dağ çileğinin tadı ne güzel. Kahve kokusu ne çekici. Hani o güzelim kırmızı meşe ağacı. O tapınak... Hayat tek kişi için fazlasıyla parlak. Dünya ben olduğum için var ve sen olduğun için anlatmalıyım. Koşumları gümüşten o atlar. 

yoksa ne gerek var
ne gerek var 
ne gerek var 
mumu üfle.

Yılbaşı, doğum günleri, yıldönümleri, şu günleri, bu günleri; alfabenin tüm harflerini içine alan günler peş peşe geliyor. Süs hevesim yok. Her şey bazen kaldıramayacağım kadar gerçek. Kendi kendimi eylemeler. Oysa ruhumun bir yerlerinde, bir zaman diliminde sedef kaplı masalsı yollar. Tam da şuradan dönmen gerekirken, işte bak geçti gitti o yıllar. Oysa tam dibindeydi, göz hizanda, dokunacak kadar yakınında, yağmur sonrası salyangoz yavaşlığında.
çal kapıyı
gir içeri
anlat. 
içerde senin yolunu yüzyıllar öncesinden bekleyen biri var.

Öyle bir yolculuktan geri döndüm ki daha yeni nefesleniyorum. Ben hariç sanki herkes uykuda. Dünya ufalmıyor cebimde, ben kaybolamıyorum. Bir başkasına devredemezsin kendini. Uykumdan öpüyorum kendimi. 

Ertelenmiş tüm zaman dilimlerinden nefret ettim. An'da yapılan her şey fevkalade güzel geldi. Yazgımın dar merdivenlerini cılız bir ışıkta çıkmaya çalışıyorum. Belki de yalnızca sen, evet sen oku diye yazıyorum. Öteki konuklarıyla dünya şimdi ne kadar boş! Burada gördüğüm ay, senin orada gördüğün ayın aynısı değil. Çeşit çeşit iklim ve şehir gören bu bünye, işte takılıp kaldı senin kapılarını açmadığın kentinde. Senin kitabının içinde gerçekleşmemiş bir bahar, benim kalemimde sana dair yazılamamış yüzlerce cümle var. Günlerden sanki hep sıkıcı bir Pazar. O denli her şey aynı. Ne olursa olsun sanki bir yerlerde herkesin her daim açık bir yarası var. Büyülü o bahçelerden geçtiğimi biliyorsun. Sen de gördün camdan yapılmış o çeşmeleri, yüzyıllık ağaçları, tapınağı, Fil'i. O anlardan bana kalan: "Yanılmış olamam" hali. 

Kadim zamanlarda kendi ruhlarının kapısını açmaya cesareti olmayanlar mumu üflermiş.
Üfle.

(Arzu)



31 Ekim 2014 Cuma

KAHVE MUHABBETLERİ 23: SEN SEN SEN..."BELKİ DE" DEĞİL KESİNLİKLE BİR ÖMRE BEDEL OLANSIN!



Bir yanım Sultanahmet, diğer yanım muhteşem Ayasofya. Öte tarafım Topkapı Sarayı. Evim, sevdiğimin yanı. Eski İstanbul'dayım. Her yer turist. Her yer yapış yapış satıcı... Aylardan Ağustos. Evim, huzurlu, sakin. İçim? Evimin balkonundan baktığımda izbe evler, kaçak katlar, ucundan kıyısından görünen cazibesi olmayan bir deniz, ötesinde Büyükada… Ama gözüm nedense hep otelin terasındaki o sarı, çirkin, uğursuz sahil şemsiyesine takılıp duruyor. Ayaklarımı basmadığım sıcak kumların, gitmediğim o yel değirmenli memleketin, girmediğim denizin kokusunu bana taşımaya mecali yok. Benim rengim gibi onun da rengi atmış: Soluk sarı. Bir terasın son bekleyeni. Hayatımın en kötü yazı.

(İç Ses: iki yana yasla yazdıklarını. Düzen iyidir.)

“Hayırlısı,” diyor sevdiğim. “Hayırlısı,” diyor dostlarım. En inançsız tarafım bile “Her şeyin hayırlısı,” diyor artık denecek söz kalmadığında. İnanç ikiyüzlülüğü kıskıvrak yakalayıveriyor beni. Belki de inanma ihtiyacı. Tevekkülü bırakalı asırlar olmuş oysa... Kendi hayatımın efendisi olmaya dair ettiğim beylik kitap cümlelerim o an, o dakika kül oluyor. Yapışık bir ağızla, umudun afyon kokan tarlasında, koyveriyorum kendimi samanı dökülmüş bir korkuluğun ayakları dibine sanki… 

Uzun zaman seyahatten yoksun olan bünye, kendi içine bile yolculuk edemeyecek kıvama gelebilir kimi zaman. Ne gidilen yerler, ne kilometreler iyileştirir aslında seni. En ağırı da bu olsa gerek: Kendine yol bulamamak, varamamak.

“Ayrılık ne biliyor musun? 
Ne araya yolların girmesi, 
Ne kapanan kapılar, 
Ne yıldız kayması gecede, 
Ne ceplerde tren tarifesi, 
Ne de turna katarı gökte. 
İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık,” demiş Şükrü Erbaş. Düşündüm. Düşündüğüm her ne ise etrafından dolaşamayacak raddeye geldim. Kendimden ayrıldım bir an. Yazmasam, anlatmasam belki çıldırmayacaktım ama yazmasam senden vazgeçmiş olacaktım sanki. Yaz, böyle geçti. Yaz, üzerimizi çizerek, kanatarak geçti. Yaz, sonunda bitti. 

Oysa insan hiç görmediği, sesini duymadığı, koklamadığı, koyun koyuna sarılıp yatmadığı birini özleyip tutkuyla sevebilirmiş. Anladım. Oysa sen unutulmuş, ihmal edilmiş, istenmeyen cinsten sarı bir şemsiye değilsin ki! Sen bir ucundan manzaraya teyellenmiş deniz, bir adayı uzaktan gördüğüm pencere değilsin. Yaşamımda henüz ayak basmadığım kıtam, ama varlığını ta şuramda hissettiğim ana karamsın. Sen izbe kaçak katlar gibi değil, içimde isteyerek yapılmış bir cansın. Beklenensin. Daha görülmeden sevilensin. Sen beni değiştiren, dönüştüren, daha sevecen yapansın. Sen umut edilen, sağlığına duacı olunansın.

Sen sen sen... "Belki de" değil kesinlikle bir ömre bedel olansın!

(İç Ses: Gelmekte... Kış, muhteşem geçecek. Kehânetim budur!)


-Arzu-

9 Haziran 2014 Pazartesi

TOLEDO



Toledo, İspanya'nın en çok ziyaretçi çeken şehirlerinin başında geliyor. Madrid'ten trenle ulaştığımız Toledo, MÖ 192'de Romalıların, daha sonra Vizigotların, ardından ise Müslümanların işgali ile devam etmiş savaşlarla dolu bir geçmişe sahip. MS 1500'lü yılların ortalarına kadar İspanya İmparatorluğu'nun başkenti olmuş bu zengin şehir, engebeli arazi yapısı, çoğu yokuş olan dar ve labirent misali Ortaçağ sokakları içinde Hristiyan, Arap ve Yahudi kültürlerinin beraber yaşadığı bir yer olma özelliği taşıyor. Bu şekilde İspanya kültürünü en iyi yansıtan şehirlerden biridir. 

Ortaçağ'dan kalma örneğin San Sarvendo Şatosu ve Alcantara ve San Martin Köprüleri ile zamanda yolculuk yapabileceğiniz muazzam, etkileyici mekanlara sahiptir. Sinegoglar, camiler, katedraller, kiliseler ve manastırları ile zamanında dini bir merkez özelliği de taşımıştır. Gotik katedrallerin en iyi örneklerden biri kabul edilen Toledo Katedrali içinde ise ünlü ressamlar El Greco, Francisco Goya, Anthony Van Dyck'ın tablolarını görebileceğin bir müze var. El Greco'nun evini de ziyaret etmeyi ve eserlerini görmeyi ihmal etme derim. Toledo çeliği ve kılıçlarının ününden bahsetmeye bile gerek yok sanırım. 



Ruh halini baştan aşağıya değiştirme özelliğine sahip tılsımlı bir şehir burası. Ortaçağ sokaklarında kaybolarak kendi zamanın iplerinden kurtul burada derim. 

"İçerde bir penceredir senin gözlerin,
aydınlıkta durduğum bir ülkeye açılır." (Ingeborg Bachmann)

(İç Ses: Aydınlık bir ülke kaldı mı?)

Öyle bir şehir ki seni içinde bulunduğun zamanın dışına fırlatıp atmakta hiç de sakınca görmüyor. Cüretkârlığı karşısında el pençe divan durmaya hazır hale getiriyor seni. Büyüleyici havası ile olmadık iç yolculuklar yaptırıp kadim zamanların dizinin dibine oturduğunda "Başla bakalım kendi masalını anlatmaya," diyor. Şu hayatta kendi masalı olmayanların vay haline! Gelsin kılıçlar, şövalyeler, Tanrıça katından düşmüş eski aşıklar... Tajo Nehri ile çevrelenmiş, Don Quixote'nin hikâyesinin bir bölümünün geçtiği bu şehirden ancak kendi yazdığın masalın eşlikçiliği sayesinde çıkabilirsin sanki. 

(İç Ses: Sahi gerçeklik dünyanda anlatacak masalın kaldı mı?)


Üzerinden geçtiğim şu taş köprünün bana anlatacağı nice hikâye vardır belki ama senden dolayı artık dinlemiyorum. Tanrıçalar zamanı çok geçmişte kaldı; artık hissetmiyorum. 
(İç Ses: Yalan!)

Şövalye zırhları, kılıçları hediyelik eşya dükkânlarını doldurmuşken, senin atlıların dörtnala görünmez diyarlarımda koşturur gibi etimi-ruhumu ezerken yine de artık acı bile hissetmiyorum. 

Toledo'nun ihtişamlı dar sokaklarını 44 derece sıcaklıkta dolaşırken göğsüme iliştirdiğim bir muska gibisin; nehrin sularına atarak ağırlığından kurtulmak mümkün olsa, ama gel gör ki etime iliştirmişim bilmeden sanki...

Aşk, kalbe senin şehrinin neresinden giriyor?
Çağırmanın ve çağrıya yanıt vermenin de zamanı vardır oysa. Göreceksin.
Oysa yanlış kalenin burcuna çektiğin bayrağı, yine kendi ellerinle indirmesini de bileceksin.
O gücü o an taşımalı titreyen ellerin. Tecrübe edeceksin.
Büyülü suyun başında yanlış dileği tuttuğunu anladığında, yeni bir dilek dileme gücünü de bulacak dilin.
Kehanetim budur.

(İç Ses: Kehanetleri hatırlıyor musun? Yoksa tamamen zamane insanı mı oldun? O bedende yaşayan sen değildin ya hani... Sahi ne oldu sana? Hayallerini ne ara unuttun?)



(Arzu)


10 Mart 2014 Pazartesi

KAHVE MUHABBETLERİ 22: ÇENGELLİ İĞNE



Ülkenin siyasi durumu ruhlarımıza çirkinliği, yolsuzluğu, korkuyu, çürümüşlüğü zerk etmeye çalışırken;

Tapeler tapeler tapeeeelerrrrrr birilerini tepelerken;

"Bu ülkede artık yaşanmaz," nidaları ayyuka çıkmışken;

Irkçılık, ötekileştirme, ayrıştırma, bölme, parçalama, kin ve nefret suçları söylemden öteye geçip, eyleme de dönüşmüşken;

Kendini satmış medyanın, köşe yazarlarının kepazeliğine her an bir yenisi eklenirken;

Adalet ve ona olan inanç topyekün bitmişken;

Berkin 268 gündür uyuyor ve ben, Berkin'e, ailesine, sevdiklerine tüm bu acıları yaşatanların inim inim inlediği günleri beklerken;

Kadına yönelik şiddete, kıyıma, tacize, tecavüze, katline her an yenileri eklenirken;

Kendi küçük dünyamda çıldırmamak için azami çabayı göstermeye uğraşırken;

Sosyal medyaya bakmadığım bir an, okumadığım bir haber olmadığı günüm-gecem geçmezken;

"Tamam artık buraya kadarmış. Demek ki bundan böyle ne yeşilmişik, ne yine mi güzeliz yine mi çiçek olamayacağız," diye haykıran hislerimin abecesi bir muska gibi ülke sınırları içinde  çözülürken; 

Geride ne bir hoş seda ne de bir ahenk bırakamayacak olmanın boş endişesi şu ölümlü bedenimden tüm ağırlığıyla geçerken ve ağzımda bolca küfür, ruhumun incinmişliği içinde Elf diyarında gerçeküstü bir ağaç dibinde otururken;

Ve kendimi bir türlü dünyanın ucundan kıyısından bir yerine teğelleyemiyorsam yandım demektir. 

Teğellediğim noktalardan çözüldüm ben. Bu kadar çok seyahatlere vurgun olmam bundandır herhalde. Kendim diktim kendim çözdüm ilmeklerimi de birinin beni çengelli iğneyle tutturmasına izin vermedim. Aidiyet duygusuna sahip olmamam, ona olan inancımın noksanlığındanmış aslında. Yaşadıkça öğrendim.

Aylak sükunetimle ben ne de savaşçı bir Amazon ruhuz yarebbimmm!!! Bu ülkede bir tanrıça ihtişamıyla kurulamadıktan sonra deliler sofrasına, bırak çatlasın bu yalandan örülmüş gökkube; görmeyen, duymayan, dinlemeyen, öğrenmeyen şu halk üstünde. Topyekün: Aminnnnn! 

Havalandıramadıkça hayallerini bu ülkede, ne önemi kalıyor yalandan ettiğin sohbetlerin, içi boş döktürdüğün dizelerin, çektiğin fotoğrafların, gittiğin ülkelerin, dinlediğin müziklerin? Oysa o beni bu dünyanın bir kıyısına çengelli iğneyle tutturdu. 

Ey bahar! Senin gelişini badem çiçeğinden bilecek kadar aymaz; "Biz baharı, içinde taşıyanlardan öğrendik," diyecek kadar da şairene değil ruhum. Bana iyiliği, güzelliği, şefkati bahşeden vicdanım, kadınlığım, iç sesim, iradem, acizliğim, kıskançlığım, kötülüğüm, vahşiliğim... Beni kendi çengeliyle bilmeden de olsa dünyaya yeniden teğelleyen sevdiğim! Senin baharına güvenmem, kendi kışımı yaşayıp da gelişimden ötürü. Yeni bir yörüngeye girmem, kendi yörüngemde binlerce kez şaşırmam, kaybolmam ve sonra yeniden kendimi bulmamdan ötürü. Kapımın açık oluşu, onu cesaretle açacak, kulbundan tutacak eline duyduğum inançtan ötürü.

Bu ülke, içinde biz olduğumuz için hâlâ ve inadına güzel.

(Arzu)

6 Ocak 2014 Pazartesi

Fotoğraf Okumaları 6: RUHUN BAŞKA BİR KIYISI VARDIR.



Gizlerle dolu şu bellek daha sıcak mevsimler, daha serin yerler, bahçesi nağmelerle dolu bir mucize (mi) bekler (?). Eşiğinde durduğum bu kapıda, heceleye heceleye sökemedim kehânetleri. Yoksa yazgım ihanet mi etti? Geçmeyen buruk bir tat ağzımda; silemiyorum doğum izi gibi.

Bir kabuktan ibaret olan yaşam pul pul dökülüyor kimi zaman ellerimde. İsteğim, tüm rüyâların içine çatlaktan süzülen su gibi ince ince girmek. Her şey bu kadar korkutucu olmaz o zaman değil mi? Görme yetisini tam olarak kazanabilse kalp, dünya gözlerimin önünden silinen bir yer olmaz. Bebeklere has o ışıltıyla kucaklamak bu evreni zor olmaz. İçimdeki tüm meşaleleri yakmak, kopkoyu yalnızlıkları aydınlatmak zor olmaz. 

Derimi yırtıp bir kıymık gibi çıksam dışarı. Sonra bir kanat hışırtısı, sonra yağmurun uğultusu, uzaklardan gelen taze kesilmiş çim kokusu. Böylece bir gün sözcüklenir, sis gibi dağılır içimdeki bu sızı.  

(Arzu)


Fotoğraf: İstanbul Arkeoloji Müzesi






2 Aralık 2013 Pazartesi

KAHVE MUHABBETLERİ 21: AŞK DA SEYAHAT ETMEK DE ARAYA SIKIŞTIRILMAK DEĞİL KENDİNE AİT BİR ZAMAN İSTER


Hayat bazen akmıyor. Çoğu ilişkide sınıfta kalan yapımızla en yeninin, en iyisine olan eksik, güdük inancımızla, eski kendimizi yeniye taşırız. Ama bizim 0 kilometre olmayan benliğimiz bir yerde arıza verir . Üstümüz başımız eskinin tortusuyla kaplıdır ne de olsa. Nasıl silkelenmeli? Değiştirmek isteriz de alışkanlıklar sığınağımızı alt-üst etmeye, havalandırmaya pek de yanaşmayız hani. Yolculuklara, alkole, ota-boka, bir gecelik ilişkilere, lunapark gibi satın alınmış heyecanlara, sahte maceralara, sohbetin dibine vurmalara veririz belki kendimizi. 
(İç Ses: Nereye kadar?) 
Aşk da bu noktada bir işe yaramıyorsa, bırak darmaduman olsun masa, saçılsın incilerin yerlere... Limanı olmayan kentler, boş bavullar, iskemleler, gevezelikler, "like" çılgınlığı yaşanan yazılar/fotoğraflar/müziklerle geçsin ömür dediğin her ne ise. Herkes fişlenmiş, vergilendirilmiş, macera yaşayacak alan kalmamışken, güncellenen telefon ve bilgisayarlar misali kendi zamanımızı, ruhumuzu bir türlü güncelleyemez, şefkatle kendi başımızı sıvazlayamazken bırak dağılsın masa... 
(İç Ses: İçin mi dolmuş senin ne? Benim niye haberim yok?
A: İşaret fişeği mi atsaydım?)

Yağmurda hızla giden aracın baştan aşağıya seni ıslatması gibi birdenbire, beklemediğin anda olur hani bazı şeyler. O sert limonu da bir türlü sıkamazsın kimi zaman; delirtir insanı. Geç tepki veren sensörleri yüzünden AVM tuvaletlerinde fazladan dakikaların da geçer hani. Duştayken, mutfakta suyu açıp su basıncını düşürüp seni tir tir titreten kişiye söversin; ruhu duymaz belki. O telefon bir türlü çalmaz, o mesaj bir türlü gelmez de hep çalıyormuş gibi hissedip üç dakika arayla telefona bakarsın. Filmi izlerken senkron bozulur da bütün film izleme keyfin gider. Hayatının ritmi ne ara teklemiştir? Nerede? Senin niye haberin yoktur? Hayatı kurgularken bir yerde bir yanlışlık mı var? Oysa bazı şeyler geçmiyor. "Geçer" diyenler sizde de geçmediğinde beni daha iyi anlayacaksınız.
(İç Ses: Beddua gibi oldu be!
A: Senin niyetin bozuk.)

Kimi zaman: 
Frenk usulü sütlü çay gibi olsan da
aidiyet duygunu yitirsen de
birilerinin Ortaçağı - haremi - partisi - evinden tebdili kıyafet geçip gitsen de  
ruhunun fenerini yeniden yakmak için olmayacak kişilerin kibritine ihtiyaç hissetsen de
dağlarında, tepelerinde geyik, ceylan, kurt, çakal sürüleri dörtnala koştursa da
yine de yine de yine de 
sadece masallarda havalanan kuşlar senin göğünü de şenlendirecekler (mi?).
Oysa birinin yokluğu bıçak gibi saplanınca taaaaa şurana, kubbenin çatladığını duymuyor musun? Ne kadar avundurur o sokaklar, sohbetler, iş-güç, kalabalık seni?  

Mutfak tezgâhından yere düşen un gibi
Suda dağılan bir tutam  toz boya gibi
Halka halka yayılan dalga gibi
Kimi zaman sessizsin.
Sükunetin içinde az biraz dinlenmek ne demek bilmiyor bu bünye. O halde yılların alışkanlığıyla devam et. Emin misin? 

Otobüsle gidiyorum. İçerisi sıcak. Havalandırma çalışmıyor. Camları da açmıyor yaşlı teyzeler, amcalar.
(İç Ses: Sen hiç yaşlanma. N'olursun?
A: Hı hı. Tabi.)
Kirli cam. Bakışım camları aşıp evlere kayıyor. Evlerden ışıyan sarı sıcak odalara doğru biraz hasretle, bir tutam tarçın kokusu sıcaklığında bakıyorum.
(İç Ses: Melul melul mü yani?
A: Yav bi s.ktir git.) 
Tutunamayınca, gitme duygusu. Tutulamayınca, gitme duygusu. Gönülden "Kal!" diyen olmayınca ağırlaşan, kesifleşen gitme duygusu. Topla yeniden bavulları... 

Aşk da seyahat etmek de araya sıkıştırılmak değil kendine ait bir zaman ister.
Bir yol, içsel bir devrim, bir sıçrayış ister.
Bildin mi?

(Arzu)

-Fotoğraf: İstanbul Arkeoloji Müzesi, 2013-

21 Kasım 2013 Perşembe

MADRİD


Testosteren kokan bir ülkede yaşıyoruz canlar. Politika, eğitim, sağlık, adalet, ikili ilişkiler üzerindeki devlet egosu. Hayal terazimizin ayarı kaçtı. Artık herkes bir nevi arafta. Geçmişin gelecekle bağıntısını anlayabilmekten yoksun bir histeri içinde oradan oraya sürüklenen bir top yumağı içindeyiz. Tepemizde feodal baba, abi figürü... Oysa biz babalara tok, abilere tok... Bunu nasıl anlatmalı? Kussak biter mi bu yapay kan bağı? Jeolojik katmanlardan oluşan bu yapı öbek öbek otorite kokuyor. Gözü doymaz bir isteklilikle daha fazla, hep daha fazlanın derdinde bir güç karşımızdaki. Eskiden kalma bir zamansal boyunduruluğa girmiş gibi. Taştan oyulmuşçasına keskin ve belirgin bir erkeklik egosundan nasıl sıyrılır bu memleketin üzerindeki lanet? Kımıltısız duran imgeler diyarında, durağanlıktan uzak kalmak ne denli imkân dahilinde? İşte böyle anlarda başka yerleri görmek, bilmediğin lisanda şarkılar dinlemek, bilmediğin sokaklarda gezinmek ve kendini bulmak için kimi zaman kaybolmanın bilgeliğine varmak için yollarda olmak gerek belki de. Varoluşunun gerçekliğini dokunuşlarla, bakışlarla, fotoğraflarla, yazılarla ifade etmek gerek belki de. Belki de ne olursa olsun onlara inat yola devam etmek gerek. Taştan anıtlar değil aradığımız. Onlardan arta kalan eski vaatler değil bulmayı beklediğimiz. Eskinin içindeki yeni hikâyelerdir okumak için çırpındığımız. Elbet biz bizi gözlerimizden tanırız dünyanın neresine gidersek gidelim. İçimizdeki tanrıların selamını birbirimize meşalelerle taşırız. Geçmişten devraldığımız kehanetler yeter artık! Şiire, romana bir saygı duruşu sonrası kendi şiirimizi yazmak için yollara çıkarız.  O halde kadehimi tanışıklığa yakın durumlara, sınırların ötesindekilere, ölümsüzlük simyasını kendi hayatı içinde gerçekleştirenlere kaldırıyorum. "Zamanı kullanan her şey bitmeye mahkumdur. Çünkü o, zamanla sınırlanmıştır. Oysa ben sana zamansızlığı sunuyorum" dediğim noktada başlıyor benim hikâyem. İster katıl, ister seyreyle...


Bir şehri diğeri ile kıyaslamak ne kadar doğrudur tartışılır, ancak Barselona mı Madrid mi klişe sorusuna yanıt vermeden geçemeyeceğim. Barselona'nın turistik göz alıcılığına rağmen oyum kesinlikle ince ince işlenmiş, eski ve zengin bir imparatorluğun ihtişamının sergilendiği bir başkent ve İspanya'nın en büyük şehri olan Madrid'ten yana .  


Madrid'e gelmeden yaklaşık bir ay öncesinden yine couchsurfing sisteminden yararlanıp dört gün evinde kalabileceğimiz bir ev sahibi buluyor ve muhteşem Patricia ile tanışıyoruz. 


Kendine karşı, bacağındaki yaranın kabuğunu kaldırıp yavaşça kabuğu çekip etten ayırır gibi olanlardanım kimi zaman. Bir şeyleri eksik yapmış ya da tamamlamamış olduğumun keskin bilgisine her nasılsa sahip olmak yüreğimi katman katman ağırlaştırırken, Madrid sokaklarında dolaşıp o ince zevkin ürünü olan evleri gördükçe, kendi şehrimde betondan, soğuk, gri devlet binası formundaki çirkin yapıları görüp yerle bir etmek geçiyor içimden. Kıskançlık ve hasetlik içinde bakarken yapıların güzelliğine, ruhumun beton bloklarının ufak ufak sarsıldığını ve çatırdadığını duyar gibi oluyorum. Güzellik, güzelliği doğurur inancım ufak ufak geri geliyor.

















Ben bir poker oyuncusu değilim ki duygularımı saklayayım. "Ruhumu yıka ve as o incecik, zarif balkon demirlerine" diye haykırmak istediğim nice sokağından geçiyorum Madrid'in. Sıcak. Çok sıcak. "Ah keşke tutkumla dans edebilecek yüreğin olsa" diyemem zira kocaman bir yüreği var Madrid'in; derinlerden yüzeye hayat pompalayan. Mihrabı yerinde olan şehirlerden. Güzel. Çok hem de. 


Eski krallara, kraliçelere, halka, soytarılarına ait sokaklarında düşüncelere dalmaktan kendimi alamazken, umarsız ve küstah olmayan eski zarafeti ve zenginliği dikime dikime gelmiyor hiç. Güzel vesselam. Çok hem de.  


Elimizde bir tomar bilgi, harita, not... Reina Sofia Müzesi'ne müthiş bir merak ve saygıyla girmek... Pablo Picasso'nun, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası'na ait bombardıman uçaklarıyla İspanya'nın Guernica şehrini bombalamasını 1937'de resmettiği bir ağıt niteliğindeki anıtsal tablosunu dakikalarca izleme sonrası düğüm düğüm olan boğazım, şişmiş gözlerimle koynuna sımsıkı yumulup yattığım bir sevgili gibi Madrid. Yudum da benden farklı durumda değil. Picasso'dan Dali'ye gönüllü olarak sürükleniyor müzenin koridorlarında, odalarında kayboluyorum.  Gelirsen eminim sen de benzer hislerde olacaksın ey gezgin. Tarih içinde tılsımını, gücünü kaybetmiş bir kolye gibi Madrid. Ama yine de gördüğüm en güzel şehirlerden biri. 







Puerto del Sol, Madrid'in merkezi niteliğinde. Ağaca yaslanmış ayı heykeli de şehrin simgesi. Görmemen mümkün değil. Kraliyet Sarayı, Güneş Kapısı, Plaza Mayor, Plaza de la Villa, Plaza Espana, Alcala Kapısı, Gran Via, Cervantes Anıtı, Mercado de San Miguel kapalı pazar ise gezip görülecek yerlerin başında geliyor. Özellikle Prado Müzesi ve Reina Sofia Müzesi'ni ise görmeden gelme derim. Cafeler, geniş meydanlar, mağazalar, parklar... Her zevke hitap eden cinsten. Tapas eyvallah ama bir de churros yemeden gelmeyin. Çok ahım şahım değil ama deneyin derim.





Tarihi dokuyu koruyan muhteşem bir şehir olan Madrid'i, ince ince işlenmiş binalarla dolu sokaklarını, geniş meydanlarını, seramikten yapılmış sokak isimlerini, çalışmaktan hiç de keyif almayan ama her daim gülümseyen insanlarını çok sevdim. 

(İç Ses: Yazın gitmeyin. Çooook sıcak. Sıcak diyorum. Sıcakkkk.)

(Arzu)